Hız Çağında İstikamet Sahibi Olmak

Bazı zamanlar insan, bütün yollar açık olduğu hâlde nereye gideceğini bilemez. Elinde imkân vardır, bilgi vardır, vasıta vardır, çevresinde nice ses, nice fikir, nice teklif vardır; fakat kalbinin içinde bir sükût eksiktir. O sükût olmayınca insan yol alıyor zanneder ama aslında savrulur. Bugünün dünyasında en büyük meselelerden biri budur: Hareket çok, istikamet az. Hız çağında istikamet sahibi olmak mühim ama çok zor.

İnsan sadece çalışan, kazanan, tüketen, konuşan, koşan bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda bakan, düşünen, tartan, bekleyen, susan ve bazen geri çekilip kendine “Ben neyin peşindeyim?” diye sorabilen bir varlıktır ya da sorması gereken. Bu soru sorulmadığında, en parlak başarıların bile içi boşalabiliyor. Çünkü muvaffakiyet yalnızca varılan nokta değil, o noktaya hangi hâl üzere varıldığıdır. Herkesin başarıyı farklı tarif etmesinin sebebi de budur belki.

Modern zaman bize sürat öğretti. Daha hızlı yazmayı, daha hızlı okumayı, daha hızlı karar vermeyi, daha hızlı üretmeyi, daha hızlı görünmeyi öğretti. Fakat aynı ölçüde durmayı öğretmedi. Hâlbuki insanın fikri de, ahlâkı da, zevki de, karakteri de biraz durarak kemale erer. Aceleyle büyüyen şeylerin kökü çoğu zaman sığ kalır. Derinlik ise vakit ister, sabır ister, terbiye ister.

Bugün etrafımıza baktığımızda herkes bir şey olmaya çalışıyor. Daha görünür, daha bilinir, daha güçlü, daha zengin, daha itibarlı… Bunların hiçbirini peşinen kötü görmüyorum. İnsan gayret eder, ilerlemek ister, ailesine daha iyi imkânlar sunmak ister, dünyada bir iz bırakmak ister. Bunlar fıtrî arzular. Fakat mesele şurada başlıyor: İnsan ne olmak istediğini düşünürken, nasıl biri olarak kalmak istediğini unutursa, kazandıkları kendisini taşımaz; aksine yorar.

Şahsi nazarımda asıl mesele, insanın dünyada kendine bir mevki aramasından önce, kalbinde kendine bir mizan kurmasıdır. Çünkü mizan bozulursa ölçü de bozulur. Ölçü bozulursa kıymet hükümleri karışır. Kıymet hükümleri karışınca insan, sesi yüksek olanı hakikat, kalabalık olanı doğru, parlak olanı değerli zannetmeye başlar.

Oysa hakikat her zaman gürültülü değildir. Bazen sade bir cümlede, bazen sabah erken vakitte yapılan sessiz bir yürüyüşte, bazen babasının elini tutan bir çocuğun bakışında, bazen de bir işçinin tezgâh başındaki alın terinde kendini belli eder. Büyük fikirler her zaman büyük salonlarda doğmaz; bazen küçük bir masada, dağınık bir defterin kenarında, insanın kendi kendine düştüğü birkaç notun içinden çıkar.

“Seyir defteri” ifadesini bu yüzden seviyorum. Çünkü hayatı yalnızca takvim yapraklarıyla değil, izlerle, işaretlerle, hâllerle, dönemeçlerle okumayı hatırlatıyor. İnsan kendi seyir defterini tutmadığında, başkalarının haritasıyla yol alıyor. Başkalarının alkışıyla seviniyor, başkalarının ölçüsüyle üzülüyor, başkalarının tarif ettiği başarıya razı oluyor. Bir süre sonra kendi sesini duyamaz hâle geliyor.

Kendi sesini kaybeden insanın en büyük kaybı, yön duygusudur.

Bir insanın kendi düşünce dünyasını kurması kolay değildir. Çünkü düşünmek, yalnızca bilgi toplamak değildir. Düşünmek; okuduğunu hazmetmek, gördüğünü tartmak, duyduğunu elemek, yaşadığını manaya dönüştürmek demektir. Her bilgi insanı büyütmez. Bazı bilgiler sadece zihni doldurur. Zihni dolduran ama kalbe, ahlâka, karara ve amele inmeyen bilgi, insanda ağırlık yapar. Faydalı bilgi ise insanı biraz daha insaflı, biraz daha dikkatli, biraz daha vakur kılar.

Vakar kelimesini de severim. Bugün çok az konuşulan ama çok ihtiyaç duyulan bir kelime. Vakar, insanın kendini ağırdan satması değildir. Kibir hiç değildir. Vakar; insanın nerede durduğunu bilmesi, her rüzgârla yer değiştirmemesi, her övgüyle şımarmaması, her tenkitle yıkılmamasıdır. Vakar sahibi insan, hayatın iniş çıkışları karşısında içindeki yapıyı muhafaza eder. Bu çağda en büyük ihtiyaçlarımızdan biri de bu; içimizdeki yapı.

Çünkü dışarıda her şey değişiyor. Meslekler değişiyor, şehirler değişiyor, ilişkiler değişiyor, kelimeler değişiyor, alışkanlıklar değişiyor. Bugün kıymetli görülen şey yarın sıradanlaşabiliyor. Bugün alkışlanan fikir yarın unutulabiliyor. Böyle bir zamanda insanın yalnızca dış şartlara göre yaşaması, onu bitmek bilmeyen bir telaşın içine sürüklüyor. Kanaatimce insanın bir “iç nizamı” olmalı. Bu iç nizam; neye evet diyeceğini, neye hayır diyeceğini, ne için yorulacağını, ne için susacağını, neyi asla satmayacağını, hangi çizgiyi geçmeyeceğini bilmekle başlar. İnsan her şeye yetişemez. Her davete icabet edemez. Her imkânı değerlendiremez. Her kapıdan giremez. Bazen insanı insan yapan şey, girdiği kapılar değil, girmediği kapılardır.

Zamanla şunu daha iyi anlıyorum: Hayatta asıl maharet, çok şey yapmak değil, doğru şeyleri doğru hâl üzere yapmaktır. Çok konuşmak değil, yerinde konuşmaktır. Çok bilmek değil, bildiğiyle amel edebilmektir. Çok kazanmak değil, kazancın kendini esir almamasıdır. Çok görünmek değil, göründüğün yerde mahcup olmayacak bir duruş sahibi olmaktır.

Bu yüzden başarı kelimesine de biraz mesafeli bakarım. Başarı güzel bir kelime ama tek başına bırakıldığında insanı kandırabilir. Çünkü başarı kime göre, neye göre, hangi bedelle, hangi niyetle? Eğer başarı, insanın hırsını büyütüp merhametini küçültüyorsa orada bir eksiklik vardır. Eğer başarı, insanı ailesinden, dostlarından, kendinden, duasından ve sükûnetinden uzaklaştırıyorsa orada durup düşünmek gerekir. Aranılacak şey sadece başarı olmamalı. Bereketli bir yürüyüş olmalı belki de.

Bereket, sayıyla ölçülmeyen bir zenginliktir. Bazen az zamanda çok iş görmek, bazen küçük bir imkânla büyük fayda sağlamak, bazen de insanın kalbinde taşıdığı huzurdur. Bereketin olduğu yerde sadece netice değil, nezaket de vardır. Sadece kazanç değil, kanaat de vardır. Sadece hareket değil, hikmet de vardır.

Hikmet… Belki de en çok özlediğimiz kelimelerden biri.

Bilgi çağındayız ama hikmet çağında olduğumuzu söylemek zor. Bilgiye erişmek kolaylaştı; fakat bilgiyi yerli yerine koymak zorlaştı. Herkes konuşuyor, herkes yorum yapıyor, herkes hüküm veriyor. Fakat az kişi durup “Ben bu meselede ne kadar ehilim?” diye soruyor. Hâlbuki haddini bilmek, düşünce dünyasının temel ahlâkıdır. Haddini bilmeyen fikir, zamanla gürültüye dönüşür.

Haddini bilen ama ufkunu daraltmayan insanlar sevilir. Kendi yerini bilen fakat orada çakılı kalmayan; büyümek isteyen ama büyürken başkalarını ezmeyen; konuşan ama dinlemeyi de bilen; itiraz eden ama insafı elden bırakmayan insanlar kıymet bulur. Bulmalı.

Bir de sadakat meselesi var.

İnsan yalnızca kişilere değil; değerlere, sözlere, hatıralara, emanetlere ve niyetlere de sadık kalmalı. Sadakat, geçmişe zincirlenmek değildir. Bilakis kökünü kaybetmeden yol almaktır. Kökü olmayanın istikameti de zayıf olur. Her yeni rüzgâr onu başka yöne savurur. Kökü olan insan ise yeniliğe kapalı değildir; sadece kendini unutarak yenilenmez.

Yeniliği severim. Teknolojiye, değişime, imkânlara, yeni yollara, yeni usullere ehemmiyet veririm. Fakat yeniliğin, insanı insan yapan asli değerleri aşındırmasına gönlüm razı olmaz. Bir iş daha hızlı yapılabilir; fakat daha hızlı diye daha kaba yapılmamalı. Bir süreç daha verimli hâle gelebilir; fakat verimlilik adına insanın haysiyeti göz ardı edilmemeli. Bir fikir daha geniş kitlelere ulaşabilir; fakat daha çok kişiye ulaşmak için içindeki edep terk edilmemeli.

Bana göre asıl mesele, eski ile yeniyi kavga ettirmek değil; ikisine de hak ettiği yeri vermektir. Eski olan her şey kıymetli değildir; yeni olan her şey de üstün değildir. Eski, tecrübe ve kök taşıdığı ölçüde değerlidir. Yeni, fayda ve ufuk sunduğu ölçüde anlamlıdır. İnsan, mazi ile istikbal arasında köprü kurabildiğinde daha sağlam yürür.

Bu köprünün harcı da dildir.

Dil, yalnızca anlaşma vasıtası değildir; aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Hangi kelimelerle düşündüğümüz, hangi dünyaya ait olduğumuzu da gösterir. “Mizan”, “vakar”, “hikmet”, “kanaat”, “feraset”, “sadakat”, “edep”, “irfan”, “istikamet” gibi kelimeler sadece eski sözler değildir. Bunlar insanın iç âlemini düzenleyen işaret taşlarıdır. Bu kelimeler unutuldukça, onların taşıdığı hâller de hayatımızdan çekiliyor.

Mesela feraset…

Feraset, sadece zeki olmak değildir. Bir şeyin ardındaki hâli sezmek, görüntünün ötesindeki manayı okuyabilmek, insanın söylediği kadar sustuğunu da duyabilmektir. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz meziyetlerden biri budur. Çünkü dünya görüntülerle dolu. Her şey parlatılıyor. Herkes kendini en iyi hâliyle gösteriyor. Fakat feraset sahibi insan, parlaklığın ardındaki boşluğu da, sadeliğin içindeki cevheri de fark eder.

Hayatta biraz da bu cevherin peşinde olmak lazım.

İnsanda cevher aramak, fikirde cevher aramak, işte cevher aramak… Çünkü her şeyin kabuğu var. Kabuğa bakmak kolaydır. Asıl mesele özü görmek. Bir insanın özünde ne var? Bir fikrin özünde ne var? Bir işin özünde ne var? Bir yolculuğun özünde ne var? Bu sorulara cevap aramadan yapılan her değerlendirme eksik kalır.

Belki de bu yüzden gösteriş içinde bile gösterişten ziyade sahiciliğe meyletmek istiyoruz. Sahici olan bazen kusurludur ama canlıdır. Cilalı olan bazen kusursuz görünür ama ruhsuzdur. İnsan kusuruyla da insandır. Mesele kusursuz görünmek değil; kendini ıslah etme derdini kaybetmemektir. Islah derdi olan insan ümitlidir. Çünkü kendini tamamlanmış görmez. “Ben oldum” demez. Her gün biraz daha iyiye, biraz daha doğruya, biraz daha güzele yönelir.

İnsan hem dünyasını imar etmeli hem iç âlemini ihmal etmemeli. Hem çalışmalı hem düşünmeli. Hem kazanmalı hem paylaşmalı. Hem ilerlemeli hem kökünü unutmamalı. Hem söz sahibi olmalı hem sözüne sahip çıkmalı. Hem cesur olmalı hem edepli kalmalı. Zor olan da bu galiba…

Çünkü çağın rüzgârı çoğu zaman bizi uçlara savuruyor. Ya tamamen hızın içine atıyor ya da tamamen kabuğumuza çekilmemizi söylüyor. Hâlbuki insanın yolu, çoğu zaman orta yerde; fakat derin bir orta yerdedir. Dengede durmak pasiflik değildir. Denge, yüksek bir idrak hâlidir. Dengeyi korumak, bazen en büyük cesarettir.

Bu sayfada, yani kendi seyir defterimde, biraz da bu dengeyi arıyorum.

Gördüklerimi, düşündüklerimi, içimden geçenleri, zamanın bende bıraktığı izleri not etmek istiyorum. Belki bir cümle, bir başkasının zihninde yeni bir pencere açar. Belki bir kelime, unutulmuş bir hissi uyandırır. Belki bir düşünce, telaş içinde koşan birine kısa bir durak olur.

Büyük lafların peşinde değilim. Fakat küçük görünen bazı hakikatlerin büyük neticeleri olduğuna inanıyorum. Bir insanın niyetini düzeltmesi, bir sözü daha dikkatli söylemesi, bir işe daha temiz başlaması, bir emanete daha sadık kalması, bir çocuğa daha güzel bakması, bir dostu daha samimi dinlemesi… Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Fakat insanın dünyası biraz da bu küçük gibi görünen büyük şeylerle mamur olur.

Neticede hepimiz bir yolcuyuz.

Kimimiz daha hızlı, kimimiz daha yavaş. Kimimiz daha kalabalık yolları seviyor, kimimiz tenha patikaları. Kimimiz çok konuşarak yürüyor, kimimiz sessizce. Fakat hepimiz ardımızda bir iz bırakıyoruz. Mesele, o izin neye benzediği.

Geriye sadece yapılan işler, tamamlanan projeler, kazanılan unvanlar kalsın istememek lazım. Bir duruş kalmasını istemek lazım. Güven veren bir söz, mahcup etmeyen bir emek, iyi niyetle atılmış adımlar, hakkaniyeti gözeten kararlar, ailesine ve çevresine fayda vermeye çalışan bir insanın izleri kalsın istemek…

Çünkü insanın gerçek sermayesi, yalnızca bildikleri ve kazandıkları değildir. Asıl sermaye; karakteridir, niyetidir, istikametidir.

Ve galiba bütün mesele de burada düğümleniyor:

Hızlı olmak iyidir, fakat nereye gittiğini bilmeden hız felakettir. Güçlü olmak iyidir, fakat neye hizmet ettiğini bilmeyen güç tehlikelidir. Bilgili olmak iyidir, fakat hikmetle birleşmeyen bilgi eksiktir. Görünür olmak iyidir, fakat içi boş bir görünürlük insanı kendine yabancı eder.

Aradığımız şey daha gürültülü bir hayat değil; daha anlamlı bir yürüyüş.

Bu yürüyüşte bazen kelimeler pusula olur, bazen insanlar ayna, bazen hadiseler muallim, bazen susmak en doğru cevap. İnsan bütün bunlardan nasibini alabilirse, hayat sadece yaşanmış olmaz; okunmuş, anlaşılmış ve manaya tahvil edilmiş olur.

İşte bu seyir defteri de biraz bunun için var.

Zamanın içinden geçerken, zamanın bizi hoyratça tüketmesine müsaade etmemek için. Gördüğümüzü sadece görmekle bırakmayıp üzerinde düşünmek için. Eski kelimelerin taşıdığı derinliği bugünün meselesiyle konuşturmak için. Ve belki de en önemlisi, kalabalığın içinde istikametini kaybetmeden yürüyebilmek için.

Çünkü insanın yolu uzun, ömrü kısa, emaneti ağırdır.

Bütün bunları birlikte düşünüp tartıştığımız, unutmamak için birbirimizi hep ikaz ettiğimiz, seneler evvel birlikte yola çıktığımız, dertleştiğimiz, birlikte sevinip birlikte üzüldüğümüz arkadaşımız, kardeşimiz Bünyamin Ekmen‘i rahmetle yad ediyorum…

Onun gibi dertlisini belki de görmek, bulmak zor artık. İstikamet üzere emanete sahip çıkmak nasip olur inşallah…

Yorum yapın